kürk&altın

Anlatılacak olan Midna’yla Hefaestus’un hikayesidir. Kürkle altının, ayla güneşin ve bir atın bir kızı bir gece ormanda nasıl bulduğunun.

Midna kendini bildi bileli her şeyin en küçüğüydü; evin, ailenin mahellenin. Küçücük bir kızdı. Bacakları kısa, nefesi yetmez, su içmek ister su yetmez, oturacaksa yer yetmez, söz söyleyecekse sırası gelmez. 

Midna geceleri ormana kaçardı.

Ablalı ağabeyli yedi kardeşiyle dolu odada, Midna’nın uykusuna da yer kalmazdı. Mışıltılar, fısıldaşmalar, uykuda konuşanlar, horlayanlar. Hava güzelse Midna, ancak sekizde biri onun olan annesinin lafındansa, cırcırböcekleriyle hışırdayan yaprakları dinleyerek pencereden dışarı kaçardı. Midna kıskanç ve dirayetliydi ama bunu daha yıllarca kimse anlayamayacaktı.

Midna bir gece yine ağaçların altında; evini gözden kaybetmeyeceği kadar yakın, unutabilecek kadar uzakta, yaz otlarının üstünde, yaz yapraklarının altında oturmuş, dallarla taşlarla oynuyordu. Ateş böceklerine, arada sırada rızkına dalan baykuşlara bakarak eğleniyordu. Hayvanlara sokulmazdı ama, onlardan korkmazdı da.

Kendi kendine bir masal uydurmaya karar verdi. Aklındaki sözleri ablasının anlattıklarına benzetmeye çalışırken, kendini toynaklara bakar buldu.

Önce insan vücutlu bir at gördüğünü sandı. Sonra at ayaklı bir adam gördüğünü sandı. Sonra hiçkimseyi göremedi.

Yeni ay vardı.

O geceden sonra Midna ne zaman korksa, aklına doru at gözleri geldi. Kim onu üzse, yaklaşan toynak sesleri duydu. Midna çok zor korkar oldu ve büyüdükçe, kimse tepeden aşağı koşturan vahşi atlara benzeyen bu genç kadını kolay kolay üzemedi.

*

Hefaestus, ne zamandır aramadan beklediğini bir gece bir ağacın altında buluvereceğini tahmin etmemişti.

Bulduğu küçük kızın vücuduna gelecek olanı çok iyi biliyordu. Onu bildiği için kızı da tanıyor sayılırdı aslında: Gözden kaçmış, tutkulu, kıskanç. En küçük parçaya razıdır ama, kaptı mı da bırakmaz.

Hefaestus, dizginlerini kendisinden küçük ama ona hükmedebilecek kadar güçlü şeylerin eline bırakmayı sevmişti hep. Yanağındaki gamzesine kadar hatırlayarak döndüğü güneşinin yokluğunu hep böyle minicik, güçlü şeyler yaparak doldurmaya çalışması ondandı. Sahipsiz kalmış at sabrı vardı onda. Yüz yıldır beklemişti, bir ergen ömrü daha beklerdi.

Beklerken, kocaman becerikli elleriyle ecesine incecik bir taç yapacaktı.

beyaz ejder

henüz başını yazmadığım bir hikayenin sonu. gerçekten. aklıma önce sonu geldi.

“…o gece evi olan olmayan herkes başını sokacak bir yer buldu. yağan karın altında mutlu mutlu uyudular.

sabaha hiç biri uyanmadı.”

bilinç akışı - ingilizce

“….when asked, you’ll simply lash out. you’ll burn away. there’re no buts. there’s no end. you’ll think of the turbulent gray sea one late summer evening and your heart will open up, as shall your vision. you’ll call the memory.

once there were three sisters who set out to the sea. their boat was made of stone, and so were the sea and the sky. the sisters themselves were made of stone. but one wept constantly and now green plants were sprouting from her cracks. 

the difference between moss and seaweed. in my mother tongue, they’re the same.

anyway, they were sailing, or better yet rowing out there on the stone sea in their boat made of stone, and the boat was eventually full of seaweed (which was also made of stone? who knows. most probably not. but yeah, this is a convenient place to end the story. so i’ll just leave it here, inside the brackets, where no one will see me drop it and run away.)

there’re things in life, child, which can only be achieved through not giving a fuck.”

“bahçenin içindeki ev” imgesi:

“…bahçenin içindeki evimizde, mevsimlerin değiştiğini görebilirsiniz. 

sonbaharda ışık, kuruyan yapraklardan süzülüp sararır. kış akşamları arka bahçenin dalında kurumuş elmalarına bakan, yere ve tavana doğru geniş mutfak camıyla, güneş sönünce parlayan televizyonla, emaye sobanın kahverengi sıcağıyla, kendi odalarımızın bile yabancı, misafir kokan soğuğuyla gelir. 

baharda topraktan ağaçlarımıza yürüyen su bizim de içimizi gıdıklar. heyecanlanırız. yaz bizsiz gelir ve gider. kireçli renklere boyanmış cephe bizsiz solar. soğuk pınarlar bizsiz akar.

evlerin ağaçlar arasına gelişigüzel serpiştirildiği bir şehirdedir evimiz. bahçemizdeki hava, döküldüğü ağaçların arasındaki boşluğun, gövdelerle yapraklardan kalan yerin şeklini alan; sıvı camdan, katı gazdan, yekpare sudan bir yarım küredir.”

(23.12.2011, Kastamonu’ya giderken yolda)

felsefe kazası

filozof dediğin, her şeyin neden “öyle” olduğunu açıklamaya çalışan insan. ama bunu tahminle, el yordamıyla yapıyormuş gibi bir hali var. üstelik bu körleme tahminleri döneminin, toplumunun, kendi bedensel durumunun ve kişiliğinin getirdiği algı biçimiyle sınırlanıp biçimleniyor. 

parça sürekli değişen bir bütünü, (üstelik) o bütünün eski halini tanımlayan kaynaklardan yola çıkarak tanımlayamıyor.

sayın abonemiz

bu bir şuur kaybıdır.

gittiğiniz yol yanlıştır.

women in getaway cars

üstü açık arabalarla kaçan kadın çeteleri.

dünya

“…minik çimenler uyuyor ve düşlerinde seni görüyor.

ellerimizin altında göğüslerin sivriliyor. loş, ılık köşelerinde tüyler bitiyor. içinde bir şeyler ağrıyor, kemiklerin mi büyüyor sen mi büyüyorsun? bilemiyorsun, olmayı bilmediğin biri olmaya büyüyorsun, hiçbir şeyden haberin yok. o kadar genişleyip zenginleşiyorsun ki, bomboş kalıyorsun. 

seni sımsıkı kuşatıp boşluğa bırakıyoruz. elini kolunu bağlayıp kaderine bırakıyoruz. bileklerini tutuyoruz, ipeklere sarmalıyoruz ve ‘git’ diyoruz.

vahşi hayvanların bakışları altında kara ve sarı ve yeşil ve mavi olgunlaşıyor, bir elma ya da kiraz gibi parlıyorsun. 

ağzımız açık, dişlerimiz bileyli; senin daha öğrenemediğini biliyoruz. beklemeyi biliyoruz.”

nasıl yapılmaz?

“…bak anlatayım:

kirpiklerini sayıyorum. yerlerini tek tek ezberliyorum. ağzının uyuyan çizgilerinin üstünden, izleri çıkana kadar tekrar tekrar geçiyorum. yanağının kavisini, yaydığın sıcaklığa dokunacak mesafeden parmağımla takip ediyorum. bilincin çekilince erişkin vücudun çocuklaşmış. uyanıklığına ara veren bir virgül halinde kıvrılıp yatmışsın. dışarı dönük sırtın, açık ellerin, ayakların savunmasız. uyuyan halinin üstünde, etrafında gönlümce gezinebiliyorum. değiştirdiğinin farkında olmadığın havayı soluyorum. 

bir yandan da artık gitmeni ve dönememeni, kasten ya da kazaen ölmeni, zayi olmanı diliyorum.

kalkıp sigara yakıyorum, gizli gizli ağlamaya gidiyorum.”

antik yunanistan’da, kadınlar için hiç “makbul” bir iş sayılmayan “ziyafetlerde erkek eğlendiriciliği” yapan kadınların günlük hayatını, yaşadıkları mahalleyi (nezih halkın yaşadığı günlük hayattan tecrit edilecekleri öyle belli ki), ilişkilerini, davranışlarını, yaptıklarını, konuştuklarını düşünüyorum.